BİLİYOR MUSUN ? SANA ACIYORUM..

Biliyormusun ? Sana acıyorum..

bileme artık benden kalan eski hatıraları eski hatıraları sildim teker teker aklımdan senden kalan tüm şarkılarıda senden kalan tüm acılarıda hatta hatıralarınıda boş çerçeveni seni resmini herşeyini

“Biliyor musun sana acıyorum” dedi geçen gece. Aslında bana acımasını çok istiyordum. Zaten bana acısın diye hayali sorunlarla gecelerce boğuşmuyor muydum? Neden sana acıyorum dediğinde üzülmüştüm ki? Neden bana acımasını sindirememiştim ki? Ve neden bana acıdıktan sonra ondan nefret etmiştim ki?
Alelade bir gündü. Zaten benim için hemen hergün alelade bir gündür. Ama her hikayeye böyle bir giriş yapmak zorunda hissediyorum kendimi. “Ben çocukken”, “Sıradan bir sabah”, “Sıcak bir temmuz”, “Ilık bir sonbahar”, “Kasvetli bir kasım sabahı”. İçlerinden en beğendiğim kasvetli bir kasım sabahı olsa gerek. Kasım ayı monalisa gibi zaten, hem hüzünlü hem aşka aşikar bir havası var.

Neyse ne benim için alelade bir gündü, hatta alelade bir sabah ve alelade bir geceye başlangıçtı. Uzun zamandır aklıma gelmiyordu bile. Ne düşünüyordum onu nede kafa patlatıyordum. O beni yarım ağızla istememişti, bende onu yarım yamalak unutmuştum. Zaten artık benim için onunla olan hiç bir sevişmişliğin değeri yoktu.

Sabah çalar saatin o vahşi sesi ile gözlerimi açtım. Güzel bir gün olsa gerek güneş artık kendini saklamamış aralık ayının aralığından kendini belli etmiş. Meğer ben güneşli günleri severmişim. Güne bir sıfır önde başlamıştım bile. Kendimle ilgili bilmediğim bir şeyi öğrendim. Güneşin tenimden içeri akması beni kışkırtıyor günü daha iyi yaşamama neden oluyormuş. Sanki hangimizin olmuyorsa. Bilmediğim bir şey öğrenmemiştim ki. Ama unuttuğum bir şeyi hatırlamak sabah sabah keyif vermeye başlamıştı bile.

Ardı sıra bir sigara yakıp açılmayan uykumu açmaya niyetlendim. Çalar saat beni uyandıralıda epey olmuştu, yine işe geç kaldığım aşikar.

Durakta işe gitmek için sabırsızlanan bir sürü insan. Çoğunun aklından geçenler benimde aklımdan geçiyor. Kaza mı oldu desem yoksa yollar mı tıkalıydı. Dün ne yalan uydurmuştum ki sanki. Onların hesap vereceği insanlar kaba saba tipler. Ben kime hesap vereceğim ki? Ofiste benden başka kimse yok ki? Çaycıya mı hesap versem acaba? Çayı hazırlamış hazır olda beni mi bekliyor sanki. Kendime hesap verecek kadar salak mıyım sanki. Asla değilim. Kendimle muhattap bile olmam. Kendi kendime tepeden bakabilecek kadar kibirle kuşandım ben!.

Dolmuşa binip zar zor önlerde bir yer buldum. Ayakta bekleyen etine dolgun kadının gözümün içine kesilecek kuzu gibi bakması umurumda değil. Öteki amcanın hasta kağıdını yüzüme tutmasıda umurumda değil! Bu koltuk benim hakkım! Her sabah aynanın karşısında o koltuk için saatlerce süslenen benim! Her sabah çalar saatin o berbat sesine katlananda benim! O koltuğa oturmak için hasta olmak istemiyorum! O koltuğa oturmak için şişman suratı boya küpü 50li yaşlarda olmakta istemiyorum! O koltuğu ilk ben gördüm! Benim hakkım! Boşuna bakıyorlar yüzüme. Boşuna o gözlerini sinirle ve masumiyetle gözlerime dikiyorlar. Koltuğu onlara bırakacak kadar budala değilim. Üstelik ben, kendi kendime kibirle bakan bir insanım, onlara mı acıyacakmışım. Asla!

Gözlerimi hemen kaçırdım koltuk atmacalarının gözlerinden. Hiç oralı olmadan yolun beyaz şeritlerine diktim gözlerimi. Her şerit vicdanımı sızlatan bir inleyişle birbiri ardından devam ediyordu. İçerisi akıl almaz derecede kötü kokuyordu. Neyse ki ayakta değildim. Boyum yeterince uzundu zaten. Bir karış topuklularımda eklenince kafamı tavana çarpmasın diye uzun boylu quazzimodo olmayı hiç ama hiç istemiyordum. Vicdanımın sesini susturan bir ses duydum.

Ölmüş olmam gerek. Veya bu bir şaka. Yada uykudayım rüya görüyorum. Dolmuşun içerisinde yükselen bir şarkı… Beatles çalıyor inanamıyorum. Ob la di Ob la da!. Gözümü dolmuş şoförüne dikiyorum. Ağzı beş karış açık şarkıya eşlik ediyor. Ob la di ob la da!.

İki dakika öncesine kadar sıkış tepiş sinirle duran insanlar gözüme birden bire neşe saçmaya başlayan varlıklara dönüşüyor. Şişman 50sine varmış suratı boya küpü olan kadını şen kahkahalar atarken hayal ediyorum. Durmadan kahkaha atıyor. Öyle neşeli ki. Sanki tatile gidiyor. Umurunda değil hiç bir şey sanki. Hasta kağıdı elinde olan amca birden bire dans etmeye başlıyor sanki. Pencereyi açıyor, hasta kağıdını fırlatıyor ve bağırıyor Ob la di Ob la da!.

Birden dolmuş sarsılıyor. Şarkı bitiyor. İçerisinin havasızlıktan dahada berbatlaşan kokusunu bıçak gibi kesen bir sesle bağırıyorum “Musait bir yerde lütfen!” Benimle aynı hayalleri kuran şoförde birden kendine geliyor. Şişman kadına bakıyor, yaşlı amcaya. Şişman kadının devasal kalçası yaşlı hasta amcayı bir çırpıda sağa çekiyor. Koltuk artık şişman kadının!

Ob la di ob la da! İnebilir miyim şoför amca!.

Bu esnada aklıma geliyorsun işte. Hiç alakasız bir anda. Yol boyu aklıma kazınıyorsun. Seninle öpüşmelerimiz canlanıyor gözlerimin önünde. O anı bir daha yaşarcasına yürekleniyorum. Sanki bütün hücrelerim senin yanındaymışcasına hissediyorum. Sana sarılışlaşrım aklıma geliyor. Seni sevdiğimi anlamaman için çırpınışlarım. Ama her üstün olduğumu sandığım anda aptal bir öpücükle teslim oluşlarım.

Yalnızlığımı kullandığın hissine kapılıyorum. Belki bu kadar yalnız bırakmasaydım kendimi soğuk tükürüklerinin bıraktığı saçma sapan öpücüğe teslim olmazdım. Oysa ne kadar kararında yaşıyordum seni ve yaşatıyordum. Asla seni sevdiğimi anlamayacak olmana gebe her yarınımı seninle hayal ediyordum.

Filmlerde ki kadınlar gibi yüzüne çirkin kahkahalar savuruyordum sanki. Ardım sıra ucuz bir kevaşe diye bahsetmen bile umurumda olmuyordu. Sana teslim olmadığımı iliklerimde hissetmek. Bu güç! Bu gücü yaşamak inanılmaz bir haz oluyordu. Sonra yanaşıyordun. Ellerin saçlarıma değdiği an, boynumu sola kıvırıyordum, kalbin olduğu yere!. Ama yinede teslim olmamak için son güçle çırpınıyordum. Gözlerine hiç bakmıyordum mesela.

Ama bir gece gözlerine bakmıştım. Çok zordu buna katlanması. İki ateş gibi deldi korkuttu beni. Öyle savunmasız yakalanmıştım ki gözlerine. Öyle çaresiz kalmıştım ki o an. “Ben sadece sana ait olmak istiyorum” diye haykırıp çocuk gibi ağlayacaktım neredeyse. Biraz daha baksaydın sana yalvaracaktım “Ne olursun sev beni ne olursun sev” diye. Sonra kaçtı gözlerin sağ tarafa, kalbin olmadığı yere. Kendime geldim. Asla seni gerçekten çok sevdiğimi bilmemen için oracıkta ölebilirdim ama beni sevmen için kılımı kımıldatmayacaktım. Bu kadar güçlüyken ben! Beni öptün. Soğuk tükürüklerle sana teslim oldum bile. Dilimden hiç bir kelime dökülmese bile seni her öpüşümde sana yalvarıyordum zaten “Ne olursun sev beni ne olursun” diye.

Bu anılar her hangi alelade bir günde. Sıradan bir temmuz akşamında. Öylesine bir sabahta. Kasvetli bir kışta aklıma kazılıyordu.

Hatta hiç alakanın olmadığı bir şarkıda bile.

 

Bir Cevap Yazın